Bugün memleketin en büyük meselesi nedir diye sorsalar, hiç düşünmeden “adalet” derim. Çünkü adalet çökerse devlet çöker; vicdan susarsa millet çürür. Bir cemiyetin ayakta kalması, mahkemelerinin büyüklüğüyle değil; hakikatin karşısında eğilmeyen insanların varlığıyla mümkündür.
Kur’ân-ı Kerîm’in Nisâ Suresi’nde yer alan o sarsıcı emir, yalnız müminlere değil, insanlık vicdanına hitap eden bir medeniyet düsturudur:
“Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun…”
Dikkat buyurunuz: Ayet, önce düşmana karşı adaleti emretmiyor. Evvela “kendinizin aleyhine bile olsa” diyor. Çünkü insanın en büyük imtihanı, menfaatine dokunan hakikati kabul edebilmesidir.
Bizim tarihimizde adalet, yalnız mahkeme duvarlarına asılmış bir söz değildi. Osmanlı kadısı, padişahın karşısında bile hakkı söylemekten çekinmezdi. Fatih Sultan Mehmed’in bir Rum mimarla aynı mahkemede hesap verdiği rivayeti, sadece bir hikâye değil; bir medeniyet ahlâkının sembolüdür. Çünkü Türk-İslâm anlayışında devletin temeli “kılıç” değil, “adalet”tir.
Bugün ise ne hazindir ki insanlar haklı olmaktan çok güçlü görünmeye çalışıyor. Oysa güç geçicidir; hakikat kalıcıdır. Menfaat uğruna eğilip bükülen vicdanlar, bir müddet sonra sahibini de tüketir. Bir adam düşününüz ki yanlış yapan kendi evladı olduğu hâlde susuyor… Bir memur düşününüz ki yakınını kayırmak için hakkı çiğniyor… Bir yazar düşününüz ki doğruyu bildiği hâlde alkış kaygısıyla susuyor… İşte çürüme burada başlıyor.
Ayetin en ağır tarafı da budur: Adalet, yalnız mahkemelerin işi değildir. Baba evde adil olacak, öğretmen sınıfta adil olacak, tüccar terazide adil olacak, gazeteci kaleminde adil olacak. Çünkü zulüm, bazen bir tokatla değil; bazen de bile bile susmakla başlar.
Ne acıdır ki çağımız insanı hakikati değil, tarafı savunuyor. Kendi mahallesinin yanlışını görmezden gelip karşı tarafın kusurunu büyütüyor. Halbuki Kur’ân’ın emri açıktır: Yakının da olsa, kendi nefsin de olsa, hakikatten ayrılma!
İşte medeniyet dediğimiz şey tam burada başlar. Adaletin olmadığı yerde ne ilim gelişir, ne sanat yükselir, ne de devlet uzun ömürlü olur. Zulmün olduğu yerde önce güven kaybolur; sonra merhamet; en sonunda da insanlık…
Bugün yeniden ayağa kalkmak istiyorsak, önce vicdanlarımızı doğrultmak mecburiyetindeyiz. Çünkü adalet yalnız mahkeme salonlarında değil; insanın kendi içinde başlar. Kendi nefsine karşı dürüst olamayanın, dünyaya adalet dağıtması mümkün değildir.
Şu halde mesele yalnız bir ayeti okumak değil; o ayetin yükünü omuzlayabilmektir.
Ve unutmayalım:
Bir milletin büyüklüğü, zenginliğiyle değil; hakkın karşısında eğilmeyen insanların sayısıyla ölçülür.