ATA Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, Cumhuriyet’in kuruluş mantığını Roma’nın çöküşüyle karşılaştırdı. Zeybek’e göre tarihin altın kuralı nettir: devlette din olgusu hâkim olursa din çürür, devlet çöker. Roma hukuk ve akılla yükselmiş, dini devlet yapısına dönüştükten sonra çöküşe geçmiştir.
Zeybek, Roma’nın Konstantin döneminde Hristiyanlığı önce serbest bıraktığını, ardından 380 yılında devletin resmi dini haline getirdiğini hatırlattı. Bu dönüşümün ardından yönetimin din adamlarının eline geçtiğini, devletin bin yılı aşkın bir süre karanlıkta kaldığını vurguladı. Hastalıkların bile duayla tedavi edildiği, ot kullanan kadınların cadı diye yakıldığı dönemin Avrupa için korkunç bir çağ olduğunu ifade etti.
Martin Luther’in 1517’de papalığa karşı bildirisini asmasıyla Batı’da aydınlanmanın başladığını belirten Zeybek, aynı yıl Osmanlı’da karanlığın geldiğini söyledi. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı ele geçirdikten sonra 2000 âlim getirttiğini, bunun hem yerel Arap halkını kazanmak hem de Şah İsmail’in Aleviliğine karşı set kurmak için yapıldığını anlattı. Zeybek’e göre bu hamle, Osmanlı’yı din devleti yoluna soktu.
Zeybek, Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi’ne “bu devlet işi, sen din işlerine karış” dediğini, oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın ise her işini Ebussuud Efendi’ye sordurduğunu aktardı. Oğlunu öldürürken bile fetva aldırdığını, böylece dinin bozulmaya başladığını vurguladı. Aleviler, Şiiler ve Yunus Emre’yi sevenler hakkında verilen kâfir fetvalarının toplumu böldüğünü, Kanuni’nin kefeninin üstüne Ebussuud’un fetvalarını koydurma vasiyetinde bulunduğunu söyledi.
17. yüzyılda Katip Çelebi gibi aydın kafalara rağmen devletin çökmeye başladığını dile getiren Zeybek, Batı’nın aydınlanma ve sanayi devrimiyle güçlendiğini, Osmanlı’nın ise küçüldüğünü ifade etti. İngilizlerin “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” kurarken Osmanlı’nın büyük devletlerin denge politikalarına bağımlı hale geldiğini kaydetti.
ATATÜRK BİLİM VE ULUS BİLİNCİYLE GELDİ
Zeybek, 2. Mahmut’un Harbiye ve tıp okullarında Fransızca eğitim başlatmasını olumlu bir adım olarak değerlendirdi. Buradan yetişen doktorların Batı’nın aydınlanma kaynaklarını okuduğunu, bu insanlardan en çok okuyanın Mustafa Kemal olduğunu belirtti. Çanakkale gecelerinde bile kitap okuyan Atatürk’ün Sakarya Savaşı sırasında Çalıkuşu ile birlikte Lenin’in emperyalizm teorisi, Rousseau, Montesquieu gibi eserleri yanında taşıdığını söyledi.
Atatürk’ün ders kitabı gibi okuduğu 3997 kitabın varlığına dikkat çeken Zeybek, Anıtkabir’de satılan 24 kitaplık özel setin ucuza alınabileceğini, vatandaşlara bu eserleri incelemelerini tavsiye etti. Atatürk’ün Türk tarihini derinlemesine öğrendiğini, böylece eşsiz bir liderlik kimliği oluşturduğunu ifade etti.
Kurtuluş Savaşı’nın tamamen akla ve bilime dayandığını vurgulayan Zeybek, Yunanlıların hiç de küçümsenmeyecek bir ordu olduğunu, İsmet Paşa’nın Batı Cephesi komutanı olduğu Eskişehir-Kütahya Savaşları’nda Türk ordusunu firar ettirecek kadar ezdiklerini hatırlattı. Atatürk’ün orduyu toparlayıp savaşı kazandığını, ardından asıl önemli adımı attığını söyledi: Kuruluş Savaşı.
Zeybek’e göre Atatürk’ün temel kavramları iki başlıktadır: Türk ulusu bilinci ve bilim bilinci. Devletin bilimle yönetilmesi gerektiğini söyleyerek laikliği getirdiğini, dini devletten ayırdığını vurguladı. Atatürk’ün İslam düşmanı olmadığını, aksine İslam’ı çürüten anlayışı ortadan kaldırdığını, sonradan bu yapının geri getirildiğini ifade etti.
Atatürk ve çevresindeki devrimcilerin Türkçü, toplumcu ve bilimci olduklarını belirten Zeybek, bu Türkçülüğün esas olarak Türklüğü benimseme duygusuna dayandığını söyledi. Dil Kurumu’nun başına Ermeni kökenli Agop Dilaçar’ın getirilmesini örnek gösterdi: “Agop Dilaçar Türk müdür? Evet Türktür. Ama Ermeni soylu.”
Zeybek, Türk devriminin asla bekçilik değil devrimcilik olduğunu vurguladı. Altı oktan birinin inkılapçılık olduğunu, bunun korumak değil devam ettirmek anlamına geldiğini ifade etti. Şapka devrimini bile önemsiz görmemek gerektiğini, 1990’da Sovyetler Birliği’nde Kazak, Kırgız, Özbek gibi Türk halklarının başlarındaki farklı şapkalarla birbirinden ayrıldıklarını gördüğünü anlattı.
ŞAPKA BİLE BÖLÜCÜLÜĞÜ ÖNLEDI
Zeybek, Türkiye’de eskiden “ben Bektaşiyim, ben Kadiriyim, ben Arnavudum” diye ayrımlar yapıldığını, şapka kanunuyla herkesin Türk kimliğinde buluştuğunu söyledi. On Yıl Marşı’nın okunduğu dönemde “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün halk tarafından benimsendiğini, Atatürk’ün Türk kavramının anlaşıldığını ifade etti.
Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam kitabından örnek veren Zeybek, Osmanlı’nın son döneminde askerlere “Türk müsünüz?” diye sorulduğunda “estağfurullah, biz Osmanlıyız” cevabının alındığını aktardı. Türk kelimesinin o dönemde Alevileri tanımlamak için kullanıldığını, askerler arasında Peygamber’in kim olduğu sorulduğunda “Enver Paşa” diyenlerin çoğunlukta olduğunu, “Muhammed” diyenlere “ne zaman yaşadı” denildiğinde “şimdi Suriye’de” yanıtının verildiğini anlattı. Zeybek, din bilgisinin de bu düzeyde olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı.